Showing posts with label istanbul modern. Show all posts
Showing posts with label istanbul modern. Show all posts

Friday, September 3, 2010

Dice Kayek & Huseyin Çağlayan @İstanbulModern


İstanbul Modern Müzesi’nde Dice Kayek sergisi açıldı.


Dice Kayek, merkezi Paris’te bulunan, Ece & Ayşe Ege kardeşlerin kurduğu önemli ve popüler Türk moda markalarından biri. Fashion Week kapsamında olan açılış epey kalabalıktı, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı tek tek konuşma yaptı, geceye sponsor olan Kayra lezzetli denilebilecek şarap ikramında bulundu, özellikle Fransız turistlerin ilgisi yüksekti, moda dünyasından önemli kişiler sergide boy gösterdi, şık ve zarif giyinen de vardı, çılgın ve spor giyinen de ve İstanbul Modern Müzesinin bahçesinde İstanbul’un modern yüzü tekrardan ortaya çıktı.

Kıyafetlerin, spot ışıklarının altındaki cansız mankenlerin üstünde sergilenmesi bana hep ilginç gelmiştir. Sanki kıyafetlerin olması gerektiği yer ya vitrin ya da defiledir. Çünkü kıyafete bir anlam ya da felsefe yüklemek bence zordur. Ama bu, Dice Kayek ve Hüseyin Çağlayan için geçerli olmuyor.






"Bence Vogue" reklamından sonra Hüseyin Çağlayan’ın bir felsefi yanı olduğunu hepimiz anlamıştık. Kimi bunu “Bence Bok” şeklinde yorumladı, kimi “vay be Vogue neymiş, moda neymiş, neler oluyor?!?” şeklinde. Sergilenen kıyafetler de güzeldi, kıyafetlerle yapılan felsefe de. Benim en çok beğendiğim, sergi bitiminde, duvara yansıtılan Hüseyin Çağlayan defilesi oldu. Bazı ziyaretçiler defileyi biraz izleyip gitti, asıl önemli olan defilenin sonu olduğu için, size tavsiyem sonuna kadar izlemeniz.




Dice Kayek / Lale
"Kimse bilemez aşkı İstanbul'un çiçekleri kadar. Ta ezelden beri sevgi ve hasret hikayelerimizin sessiz tanıklarıdır onlar. Kutlamaların, muhabbetlerin, sevinç ve dostlukların hayat boyu yoldaşlarıdır. Tüm çiçekler arasında biz İstanbulluların en çok sevdiği laledir zannımca ve laleler, onlar da bu şehri sever."


.

Saturday, May 1, 2010

İstanbul Modern “Yeni Yapıtlar Yeni Ufuklar” – “Pastacı Yamağı”

TÜRK SANATININ ZAMAN TÜNELİNDEN HIZLICA İLERLEYELİM...





Salona ilk girdiğimizde 1900’lü yılların resimleriyle karşılaşıyoruz. Manzara resimleri, portreler ve uçuk renkler... Bu dönemde Islahat hareketleriyle batılılaşma sürecine giren Osmanlı Devleti padişahları, resim sanatına önem vermeye başlıyorlar. 1930 yıllarında, batıdan etkilenen ressamların çalışmalarında kübist ve naturalist etkiler gözükmeye başlıyor. Abidin dino, Hamit Görele, Şeref Akdik, Hale Asaf çalışmalarını görebileceğimiz dönemin santçılarından bazıları. 1950 yıllarında ise soyut sanat anlayışıyla, Selim Turan, Hakkı Anlı gibi sanatçıların çalışmalarını izliyoruz. 1960 yıllarında soyut anlayışa figüratif anlam ekleniyor. Ressamlar insan bedenine dair ve toplumsal, gerçekçi resim anlayışını benimsiyorlar. Bir yandan Nedim Gunsur gibi resimlerinde sosyal yaklaşımları ele alan sanatçıların eserleriyle karşılaşırken diğer yandan Adnan Varınca ve Orhan Peker gibi çalışmalarına ironik bir kimlik ekleyen sanatçıları inceleyebiliyoruz. 1970'lerde varoluşsal kaygılar ortaya çıkarken, 1980’lerde çalışmalarını incelediğimiz Bedri Baykam İsmet Doğan ve Arzu Başaran gibi sanatçılar, topluma yön gösterme misyonundan vazgeçiyorlar. 1990 yıllarında ise Nur Koçak, Tomur Atagok gibi sanatçıların işlerinde modernizmin etkilerini görmeye başlıyoruz.

GELELİM 2000’Lİ YILLARA...







2000’li yıllarda resim sanatı küresel bir boyut kazanıyor. Farklı coğrafyaları gezen sanatçılar ve onların farklı coğrafyalarda gösterilen çalışmaları kitlelere ulaşabiliyor. Sanatçılar, resim, video, enstalasyon ve fotoğraf çalışmaları sergiliyorlar. Haluk Akakçe, Hussein Chalayan, İnci Eviner, Taner Ceylan ve Nezaket Ekicinin birbirlerinden farklı kavramlardaki çalışmalarını görüyoruz.

"Pastacı Yamağı"


Sergideki zaman sürecini kısaca anlatmamın bir nedeni bu eseri gördüğümdeki hissettiklerimi size aktarabilmekti. Zaman tünelinde ilerlerken, köşeyi döndüğümüz an karşımıza çıkan bir çocuk var. Bundan önceki, yavaş yavaş gezdiğim, yazılarını okuduğum, notlar aldığım bütün çalışmaların amacı sanki bu çocuğu gördüğüm andaki hissettiklerimin oluşması. 2006 yılında ortaya çıkmış, Serkan Özkaya’nın “Pastacı Yamağı” çalışması. Çocuk düşmek üzere, belki de yardım etmemiz için orada bekliyor. Çocuğun elinden yumurtalar havaya uçmuş ve biz sanki o an onun fotoğrafını çekmişiz. Ya da çocuğu düşmekten kurtarmak için zamanı dondurmuşuz ama zamanı, tam gerçekleşecek olan felaket anında durdurmuşuz. Ve bunu yapabildiğimiz için kendimizi güçlü hissediyoruz. Bunu yapabilmek bize dinginlik veriyor, her şey aslında bizim kontrolümüzde. Bir önceki eserlerin zıttına, gündelik hayattan bir kesit gözlerimizin önüne serildiği için kendimizi tam anlamıyla sanatın içinde hissedebiliyoruz, “an’ın sanatı”yla karşı karşıyayız, takılı kalmış bu anın içinde gezinebiliyoruz.

Bu çalışmayı gördüğüm an, zaman kavramı üstüne düşünmeye başladım. Aslında bu serginin sonsuza dek sürebileceğini fark ettim. Her sene bu sergiye yeni çalışmalar eklenebilir. Bu biraz kavram karmaşıklığı yaratabileceği gibi yeni kavramları da beraberinde getirebilir.

Şuan müzede gösterilen 3 serginin -Yeni Yapıtlar Yeni Ufuklar, Gelenekten Çağdaşa, İçimizdeki Zaman- birbiriyle bağlantılı düşünülebileceğini size daha önceki yazımda belirtmiştim. Yeni Yapıtlar Yeni Ufuklar sergisini gezmeyi bitirdikten sonra, müzenin aşağı katında gezdiğim Fotoğraf Galerisindeki “İçimizdeki Zaman” sergisi zaman kavramı üstündeki düşüncelerimi daha da yoğunlaştırdı.

Sunday, April 18, 2010

İstanbul Modern Sanat Müzesi - Zamanın İçinden Sergi, Çevreleyen Manzara, Keyifli Yemek


İş yerimin İstanbul Modern Sanat Müzesine yakın olması, 1 saatlik bile olsa kendi gerçekliğimden uzaklaşıp, başka dünyalarda gezinmemi sağlıyor. "Hafta arası iş zamanı haftasonu gezme" kavramı benim için her zaman uzak olmuştur, bence ikisi hep bir arada olmalı, iş çıkışı bira içme, müze gezme, etkinliklere ve konserlere katılma, haftasonu gerekirse evde sabah halledemediğiniz işleri halletme.. Tabi ki hiçbir yere kıpırdayamadığınız, mesai saatlerini uzattığınız çok yoğun haftalar olacak ama o haftayı geride bırakıp tekrardan kendinizi toparlamalı ve yeni bir yıla başlarken nasıl kararlar alıp eski sorunları geride bırakmaya çalışıyorsanız –başarıyorsunuz ya da başaramıyorsunuz ama çabalıyorsunuz- bu çaba yıllık yapılırken aylık hatta haftalık bile yapılmalı.

İstanbul Modern Sanat Müzesi’ni çok seviyorum, beğeniyorum ve başarılı buluyorum. Müze, modern mimarisiyle, içeriye girdiğinizde aydınlık ve beyaz ambiansıyla, sürekli olarak kendini yenilemesi, zamanı yakalaması ve çağa ayak uydurmasıyla taşıdğı modern kimliğe sadece sergileriyle sahip çıkmıyor aynı zamanda kendi yapısı ve yaşadığımız dönem içersindeki değişimiyle de bunu gerçekleştiriyor. Aslında tarhi İstanbul’un tam ortasında yer alması, müzeden bakıldığında görünen eski İstanbul evleri, yanında bulunan camii güzel bir tezatlık oluşturuyor ve müze İstanbul’un çağdaş yönünü bize yansıtıyor.




Müzenin bir de restaurant-cafe’si var. Müzeyi gezerken ara vermek, muhteşem boğaz manzarası eşliğinde güzel bir şarap içip deniz mahsullu mezelerden, güzel bir et yemeğinden ya da hafif sote sebzelerden yemek isterseniz tam size uygun bir yer. Sadece barında oturup bira ya da mojito da içeblirsiniz ya da hava güzel ise dışarıya oturup kahve keyfi de yapabilirsiniz.




Sergiler 1 saatte birtmiyor tabi ki, sergiyi bölümlere ayırıp birkaç gün üstüste 12.30-13.30 arası gezince hem bir seri oluşturmuş oluyorum hem de o günkü hal, tavır, düşünce ve hislerime göre yorumlarım, algılamalarım ve fark ettiklerim değişiyor.

İstanbul Modern Müzesinde 3 sergi gezdim, “Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar”, “Gelenekten Çağdaşa” ve “İçimizdeki Zaman”. Video programı “Akla Dönüş”ü izleme zamanı henüz bulamadım. Asıl beni heyecanlandıran süreli sergi salonundaki Gelenekten Çağdaşa sergisi olsa da, o sergi konusunda çok fazla hayal kırıklığına uğradım o yüzden burada çok fazla değinmeyi düşünmüyorum. Aslında bu 3 sergi de birbiriyle bağlantılı gözüküyor. “Yeni Yapıtlar Yeni Ufuklar” sürekli sergi salonunda bulunuyor ve 134 sanatçının 200 yapıtı yer alıyor. 1900’lardan günümüze kadar uzanan bir zaman tünelinde ilerliyorsunuz, her bölmede başka bir dönem ele alınıyor ve o dönemde türk sanatının nasıl bir değişimden geçtiğini duvar kenarlarında yazan kısa metinlerle öğrenebiliyorsunuz. Bence asıl bu serginin adının Gelenekten Çağdaş’a olması gerekiyormuş. Çünkü süreli salondaki o kadar küçük, anlamsız ve amacına ulaşmamış ki sadece gezmiş olmak için gezdim diyebilirim. Örneğin yukarıdaki salonda 2000’li yılların çağdaş sanatına kadar ele alınabilir, 2000’den sonra ise aşağıdaki süreli salonda modern işerin büyük bir kısmı sergilenebilirdi ve sergilenen çalışmaların sürekli değişmesiyle gerçekten “çağdaş” bir etki yaratılabilirdi. Böylece birbirleriyle sadece bağdaşan sergi değil de birbirlerini tamamlayan sergiler oluşturulmuş olurdu. Birbirleriyle bağdaşan sergiler dememin nedeni, yukarı salonda Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar Sergisinde zaman yolculuğu yaparken aşağı indiğinizde Gelenekten Çağdaşa sergisiyle sanki o yolculuğun kısa bir özetini görüyorsunuz, sonra da "İçimizdeki Zaman" fotoğraf galerisinde ise akıp giden her bir zaman diliminin içerisinde içinizde yaşadığınız değişimin fotoğraflarla anlatılan halini inceliyorsunuz.

Bir dahaki post’umda “Yeni Yapıtlar ve Yeni Ufuklar” sergisine kısaca değineceğim. Uzun zamandır yürüklükte olan bu sergiye henüz gitmediyseniz biran önce gitmenizi öneriyorum.