Wednesday, December 8, 2010

Groupon Vs Google



Groupon Google'ın 6 milyar dolarlık teklifine hayır dedi.

Bu satın alma girişimi hakkında çok yazıldı çizildi, ben de farklı açılardan düşünmek istedim:

Google açısından: Büyük balık – küçük balık hesabı her zaman işlemeyebiliyor. 90’lı yılların bir numarası Nokia, şimdilerde Smartphone dünyası tarafından yutulmamak için elinden geleni yapıyor. Facebook’u şu zamana kadar satın almaya çalışan 11 şirketten biri olan Yahoo’nun, facebook’u 1milyar dolara satın alma başarısızlığı (2006 yılında yazılmış olan bu satın alma girişiminin haberini, bugün okumak pek eğlenceli), o günlerde sonu kestirilemeyen bir karar diye düşünülürken, onumuzdeki sene 40 milyar dolar değere sahip olacak denilen facebook’u düşündüğümüzde, Yahoo açısından ne kadar büyük bir kayıp, Mark Zuckerberg açısından ne kadar başarılı bir karar olduğunu görüyoruz.  Dolayısıyla, teknoloji dünyasında büyük küçüğü yutar şeklinde bir ayrım yapmak gittikçe güçleşiyor. Bu yüzden de Google’ın sonuçsuz kalan bu tarz web yatırımları -lokal şirketleri satın alma- kimse tarafından başarısızlık gibi düşünülmediği gibi gayet olası karşılanıyor.


Groupon açısından: Amerika pazarında %79 Pazar payına sahip olan, şirketlere alternatif dağıtım kanalı/reklam/kampanya sağlayan Groupon, Google’ın bu astronomik olarak değerlendirilen teklifine hayır diyerek, hayır demiş olmanın kendisine kazandırdığı bir karizmayla, tüm teknoloji/ekonomi haberlerinde yerini bulmuş oldu. Şirketin varlığını bilmeyenler öğrendi, bilenler daha da araştırdı, blog'larına yazdı vs.. Sürekli bünyesine kattığı ortaklılarla ve başka ülkelerde yatırımlar yaparak (bkz: ŞehirFırsatı) daha da büyüyen Groupon’u Google şirketi satın alsaydı, nasıl stratejiler uygulayıp şirketin büyümesine nasıl bir hız kazandırırdı asla bilemeyiz ama Groupon, bu kararının doğruluğunu biran önce kanıtlayabilmesi açısından, oyununu doğru zarlarda ve doğru adımlarla oynamak zorunda. Andrew Mason açısından kararın doğru olup olmadığını ileriki yıllarda çok daha net göreceğiz.

Groupon çalışanı olarak: Lokal bir şirketin, Google tarafından satın alınması, vazgeçilmez bir Groupon çalışanı olarak kariyer hayatınızın bir dönüm noktası olabilirdi. Aynı zamanda, bu satın almanın gerçekleşmemesi Groupon’un maddi/manevi değerinin tahmin edilenden çok daha fazla olduğunu gösterdiği için çalışanların da değeri bir anda yükseldi.

Google çalışanı olarak: Pek bir şey değiştiremeyeceği gibi, şirketin, önünde dimdik duran yatırımcıları, bir buldozer gibi ortadan kaldıramaması, Google çalışanlarını biraz şüpheci olmaya yöneltmiş olabilir.

Tüketici olarak: Her sektörde haklı rekabeti destekleyen biri olarak, internet dünyasında bu gibi social network, e-commerce, e-procurement, interactive websites.. alternatiflerinin çoğalmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Facebook’un 20 sene sonra nerede olacağını kestirmek imkansız. Daha önceden ortaya çıkmış olan social network sitelerinin en iyisi olduğu (bkz:hi5) kesin, fakat henüz karşısına tehdit oluşturacak bir alternatif de çıkmış değil. Dolayısıyla, stratejilerini deneme yanılma yoluyla bulabiliyor.  Yenilikçi (innovative), olmasının yanında kullanıcılarına karşı uyguladığı “arkadaşçı” yaklaşım, başarısını devam ettirmesini sağlayan en önemli özelliklerinden biri. Ben, facebook’u bir marka değil, bir iletişim aracı olarak algılıyorum. Beni dünyaya bağlayan, telefon numaralarım, e-mail account’larım bir de facebook account’ım var. Fakat facebook’u biraz zorlayan alternatiflerin olması fena mı olurdu. Linkedin buna en yakın verebileceğimiz örnek olabilir... Ama kesinlikle yeterli değil.

Uzun lafın kısası, iyi bir tüketici (bir markaya karşı hastalık derecesinde bağımlılığı olmayan), küçük şirketlerin büyükler tarafından kapsama altına alınmasına nazaran, o küçük şirketlerin büyümesini, yeni şirketlerin doğmasını destekler ve alternatiflerinin olmasını ister ki kendini bu tüketim dünyasında güçlü hissedebilsin. Yani, Go Groupon!

Yatırımcı olarak: Neyin, kime, ne zaman, nasıl yatırıldığına bağlı olarak, neye göre, kime göre değerlendirildiğine bakılmalı ki bunu şuan benim yapmam pek olası değil.

Monday, October 11, 2010

Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne Siyaset Karışırsa



192 filmin gösterimi gerçekleşecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, Boşnak asıllı Sırp yönetmen Emir Kusturica’yı hedef alan üç farklı aşamayla protesto edildi. Yönetmen Semih Kaplan, Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve MHP meclis üyesi Reşat Oktay.


Kültür etkinlikleri, farklı görüşlerin, fikirlerin bir araya gelmesinden doğan rengarenk boyanmış bir barış sembolü gibi olmalıdır. Katılımcıların ve davetlilerin orada bulunmasının nedeni aynı siyasi görüşe sahip olmaları ya da dünya problemlerine aynı çerçeveden bakmaları değildir. Bir meclis üyesi ya da bakan tarafından yapılacak olan protesto, ülkeye ve etkinliğe ne şekilde mal olacağı düşünülerek yapılmalıdır. Bizim ülkemizin, dolayısıyla da vatandaşın canı, bu fevriliklerden ve “basit” protestolardan ötürü yeteri kadar yanmıştır. Nitekim, yapılan bu protestoların altında, söylendiği gibi düşünce farklılığı olduğuna bile inanmak güç. Sanki amaç sadece provokasyon yaratmak.

Semih Kaplanoğlu’nun sinemasını, yönetmenliğini ve filmlerini takdir ettiğim gibi, kendisiyle farklı görüşte olan bir insanla yan yana gelme gücünden aciz olduğuna inanmak zor olsa da, anlaşılabilir bir davranış. Davet edildiği bir etkinliğe katılıp katılmamak tamamıyla onun bileceği bir iş ve kişisel bir tercih. Bu tercihe saygı duymak aynı zamanda eleştirmek ise bizim bileceğimiz bir iş.

Fakat, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Antalya Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen bir kültür etkinliğine katılmamasının, kendisinin ülkesindeki kültüre karşı yaşadığı bir yenilgi olduğunu düşünüyorum. Bir bakanın, Türkiye’nin simgesi halini almış bir etkinliğe, jürideki bir yönetmenle olan görüş ayrılığında ötürü, katılmaması kişisel boyutta algılanamaz. Sanatçılar, bakanlar, siyasetçiler ve halk AKSAV'ı jüri seçiminden ötürü eleştirebilir, eleştirisini röportajlarda, gazetelerde ya da farklı yayın kuruluşlarında yapabilir, fakat bir bakanın etkinliğe katılmayarak, etkinliği bir şekilde cezalandırmaya çalışması aciz bir davranıştır. Unutulmamalıdır ki, bu tip etkinliklerde sanatçı siyasi görüşüyle değil, sanatıyla orada bulunmaktadır. Herhangi bir kültür etkinliğiyle siyaset iç içe olabilir, bir etkinlikte farklı görüşlerin varlığı da görmemezlikten gelinmemelidir, fakat etkinlik üzerinden siyaset yapılması yanlıştır. Ertuğrul Günay'ın bu davranışı, farklı partilerin oluşturmaya çalıştığı mualif ortamdan öteye gitmemektedir. Siyasetçiler, ülkemize katkıda bulunan her bir adımda birlik olmak ve bu adımları desteklemek yerine, birtakım gerekçeler göstererek köstek olmaktadırlar. Ertuğrul Günay’ın törene katılmama kararı alıp, “Kusturica varsa ben yokum, Mustafa Akaydın'ı kınıyorum” demesi; törenden sonra, Kusturica’nın Festivali terk etmesinin ardından da “Antalya Film Festivali’ni önemsiyoruz, yaşananların film festivalini gölgelememesini diliyorum, bu bir siyasi tavır değildir” demesi, söyledikleriyle yaptıkları arasındaki çelişkiyi birebir anlatıyor. Bu durum, aslında bana da söyleyecek başka bir şey bırakmıyor.

Büyükşehir Belediyesinin MHP'li Meclis Üyesi Reşat Oktay’ın,  Festival açılışında yaptığı protesto bir meclis üyesine değil, bir kültür etkinliğinin amacını anlayamayan, sıkışıp kaldığı ideolojilerden kendini kurtaramayan, herhangi bir kişiye yakışır tarzdandı. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın konuşmasını gerçekleştirirken, protokolde oturan Reşat Oktay ayağa kalkıp, bağırarak protestosunu gerçekleştirdi. Bu “basit” protestosunun sonucu, belediyenin özel güvenlik görevlileri tarafından dışarı atılarak, kendi sıfatına epey zarar verir bir davranışın kurbanı oldu.

Türkiye’nin barışı ve dostluk ortamını desteklediğini, polemik, tartışma ve propagandalarla anlatmaya çalışmak moda oluyor. Aynı zamanda da ülkemize bizzat çağırılan bir yönetmen, misafirperverlik göreceğine, neredeyse kovulma riskiyle karşılaşıyor...

Büyükada ve Adalar Müzesi



İstanbul’a bu kadar yakın olup da, gittiğinizde kendinizi istanbul’a bir o kadar uzak hissettiğiniz tek yerdir prens adaları. Uzaktan anlamaya çalışırız, her birimizin içini farklı doldurduğu İstanbul’u.

Büyükada’da doğmuş ve büyümüş biri olarak, başından çok şey geçmesine rağmen, benim bildiğim ve gördüğüm kadarıyla, en kötü dönemini şuan yaşıyor diyebilirim Büyükada.

Adalar Müzesi’nde öğrendiğim bilgiye göre, 1960 senesinde 19.834 ile rekor kıran toplam nüfus, 2009 itibariyle 14.341.


Herkesin konuştuğu, tartıştığı bir durum söz konusu. Adalar belediyesi farklı bir siyasi partiden olduğu için, hükümet doğru düzgün yardım/yatırım yapmıyor. Edebiyatımızda yerini bulmuş, şarkılara konu olmuş ada vapuru bile kaldırılmış durumda. Onun yerine, Bostancı-Büyükada seferleri, üzerlerinde "ada vapuru" yazan!?!? motorlarla yapılmakta. Büyükada’da kaldırımda yürümeye imkan yok, çoğu sokağın kaldırımı dökük vaziyette. Yazın, hafta sonu adaya gittiğinizde, çoğunlukla Arap olan turistlerin kalabalığından, fayton kuyruğu için 1 saat bekleyebiliyorsunuz, faytonlar turistlerden daha çok para kazanabildikleri için, adalı vatandaşların ulaşımını sağlarken burun kıvırabiliyorlar. Turistler esnafa güzel para kazandırırken, esnaf dışında adanın kendisi hiçbir şey kazanmadığı gibi, oluşan kirlilikten ötürü, ada, doğal güzelliğini de yavaş yavaş kaybediyor. Sokaklar ne kadar sıklıkla yıkanıyor bilmiyorum, fakat yol kenarlarındaki at pisliği her geçen gün artıyor. Eskiden fayton dışında çok az araba geçerken -çöp arabası, polis arabası, ambulans, motosiklet- belediye bu arabaların sayısını arttırmış durumda, ve sokak aralarında hızlı ilerlemelerinden ötürü faytoncular da şikayetçi.


Anlayacağınız, vergisini ödeyen, adalı vatandaşlar adeta kendi yuvasında cezalandırılıyor.

Adalar belediyesine, herhangi bir sorundan ötürü gittiğinizde ise “hanımefendi, bunlarla Büyük Şehir Belediyesi ilgileniyor, dilekçenizi ona veriniz” tepkisiyle karşılaşabiliyorsunuz. Bugün git yarın gele bile razıyken size sunulan şey, haydi eyvallah bir daha da gelme...

Her ne kadar bunlar beni her adaya gittiğimde üzse de, her şeye rağmen adalarda güzel şeyler olmuyor mu? Neyse ki oluyor, birileri uğraşıyor, çabalıyor ve başarıyor.
 
 
 
 

Adalar Müzesi

Büyükada’da yapılacak bir sürü şey var. Bunlardan bir kaçını hemen sayayım.


Denize girmek; bisiklet kiralamak; sahildeki balıkçılarda -Milto, Lido ya da Alibaba- rakı balık keyfi yapmak; Kardeşler Şarküteri’den sıcak bir patates kroket yemek; Yunus Dondurma’dan vişne ağırlıklı dondurma yemek; bir bardak acılı turşu suyu ile turşu yemek; Fıçı’da bira, patates, kokoreç -seviyorsanız- üçlüsünü tüketmek; Aya Yorgi kilisesine çıkıp adak adadıktan sonra, yan tarafındaki muhteşem manzaralı –bi taraftan güneş batıyor, diğer taraftan ay yükseliyor- restaurant’da et şiş, sucuk, patates, bira tüketmek; Aya Yorgi’den önce faytonla ada turu yapıp özellikle Nizam tarafındaki evlere bakıp bakıp iç geçirirken, eğer büyük tur istediyseniz deniz manzarasına doymak; bir de son olarak, adalar müzesini ziyaret etmek.

Evet bunların hepsini sık sık yaparken, bu sene yapılacaklar listeme giren en son şey adalar müzesi’ni ziyaret etmek oldu. İstanbul’da yapılan her bir müze, tiyatro salonu, kültür alanı oluşumuna katkıda bulunan her bir birey/kuruma teşekkür ediyorum.




Adalar Müzesi’nde, adaların oluşumundan bugüne kadar olan tarihini, adalarda yaşanmış iz bırakan hikayeleri, yazarların/düşünürlerin adalarla olan etkileşimini, manastırlar/yetimhaneler hakkında bilgileri, sürgünleri –sanırım bu sürgünlerden en güzeli bir imparatoriçe’nin adada kendi yaptırdığı manastıra sürülmesi- Marmara denizi hakkındaki bilgileri öğrenmeniz mümkün.

Kesinlikle görülmeli. Görsellik açısından çok fazla şey beklemeyin, fakat adalar hakkında tam anlamıyla bilgi sahibi olmak için bir sürü kitap okumak yerine, müzede birkaç saat geçirin yeter.

Büyükada hakkında söylenecek çok söz var, çok fazla duyguya hitap eder Büyükada. Yalnızlığı, güzelliği, özgürlüğü, doğayı, samimiyeti, dostluğu, gençlik ruhunu, yaşlılık huzurunu, çocukluk aşkını yaşatır Büyükada. Dondurman yere düştüğü zaman ağladığın, bisiklete binmeyi öğrendiğin, Rum, Yahudi, Müslüman... dostlarla çocukluğunu paylaştığın, açık hava sinemasında çekirdek çıtlattığın, sinemada gezinen abiden frigo satın aldığın, dansa davet, saklambaç, yerden yüksek oynadığın, ilk aşkını yaşadığın, son aşkını yaşadığın, Kürt böreğinden vazgeçemediğin, denize/oksijene doyamadığın, davetlerde upuzun sofralar kurduğun, selam dolu uzun yürüyüşler yaptığın yerdir benim için Büyükada.
 
Fotoğraf, Yahya Kemal Dostlarıyla. Yahya Kemal Enstitüsü Arşivi, Adalar Belediyesi

“Yüreğim sızlayarak gözlerim afaka dalar,

Yâda geldikçe çiçeklerle dolu şen Adalar.

Leblerim sineni, çeşmim gene mehtabı arar.

Yâda geldikçe çiçeklerle dolu şen Adalar.”

Ahmet Refik Altınay



“Ey Sebz ü mutarra Ada, ey hâk-i muattar!

Ey Tur yolu, ey korkulu uçurumlar!

Ey gönlüme hasret düşüren kumlu sevahil!..

Ey Dil’deki çılgın, mütehalik cevelanlar..”

Recaizade Mahmut Ekrem
 
 
.




Saturday, September 25, 2010

Fashion's Night Out

FNO

Gitmeyenler pişman oldu, gitmeye karar verenler Nişantaşı mı, İstinye Park mı, yoksa Bağdat Caddesi mi diye kararsızdı, gidenler ise şaştı kaldı.

Biraz geç bir post oldu fakat yazmasam olmaz. FNO’ı Nişantaşı'nda geçirdim. Bu kadar güzel bir etklinlik olcağını düşünmemiştim. Mağazalardan Sokaklara moda taştı. Markalar güzel reklam yaptı, çok fazla alışveriş yapıldığını sanmıyorum, çoğu kişinin elinde torba yoktu, zaten alışveriş hedefli bir organizasyona benzemiyordu.  Geceye özel indirimli mağazaların kasalarında insan vardı, onun dışında kabinler boştu. Modanın sosyalleşme aracı olduğu çağımızda, bu moda aracılığıyla gerçekleşen kitlesel sosyalleşme kavramını, blog gibi sanal ortamlardan kurtarıp sokaklara döken bir organizasyon oldu. Kalabalık bir grup mağzalarda gezdi, birbiriyle sohbet etti, sokaklarda içkisini, sigarasını içti. Şaşırtıcı çünkü Türkiye'de sokağa taşan içki kültürü çok ender yaşanır. Öyle ki geçtiğimiz günlerde Tophanede gerçekleşen galeri açılışlarında, yaklaşık 20 kişiden oluşan bir grubun açılışa katılanlara saldırmasının nedeninin, kesin bir şekilde söyleyemeseler de, içkiyle ilişkilendirilmesi korkunç. Ya FNO’dan belirli bir kesimin haberi gerçekten yoktu, ya da önlemler iyi alındı.

Yurtdışında çoğu yerde, sokaklarda gerçekleşen festivallere hep özenmişimdir. Hiçbir taşkınlık yaşanmaz, herkes kendi halinde içkisini içer, eğlencesini yaşar, sosyalleşir, eğlenir. Bunun İstanbul’da olmasının hep çok zor olduğunu düşünmüşümdür. FNO gecesi sokaklarda şarap içildi, dj’ler güzel performanslar sergiledi. Amacın dışında orda şansa bulunan, ya da orda bulunmaktaki amacı farklı olan kimse yoktu.

Ertesi gün Power fmdeki sabahları yapılan radyo programında, Gevezeyle FNO hakkında konuşan Sinan, bu kadar fazla birbirinden seksi kızı bir arada görmediğini söyledi. Gerçekten de öyleydi. Gerçi bu tarz yorumları duyan Türk halkı, seneye de aynı organizasyon gerçekleşirse nasıl tepki gösterecek bilmiyorum. Örnek olarak da, Nişantaşı’nda gerçekleşen yılbaşı partilerinde sokakta yürümekten korkan kızların, trafiğe rağmen gitmek istediği mekanların kapısına kadar taksiyle gitmeye çalışmasını verebilirim. Türk erkeklerinin convers-kot pantolon ya da kösele-kanvas pantalon kafasından çıkmaya başladığını, dar pantolonlar giydiğini, değişik şapkalar taktığını, aynanın karşısında saçları için epey bir vakit geçirdikten sonra evlerinden çıkmış olduklarını görmek sevindirici. Nitekim gerçekten Nişantaşı’nda FNO’a katılan erkekler de kızlar kadar hoştu.

Aşağıya FNO’da çektiğim birkaç resmi de koyuyorum. Umarım her sene bu organizasyon daha da başarılı bir şekilde gerçekleşir ve burası İstanbul’la özdeşleşir.













Friday, September 3, 2010

Dice Kayek & Huseyin Çağlayan @İstanbulModern


İstanbul Modern Müzesi’nde Dice Kayek sergisi açıldı.


Dice Kayek, merkezi Paris’te bulunan, Ece & Ayşe Ege kardeşlerin kurduğu önemli ve popüler Türk moda markalarından biri. Fashion Week kapsamında olan açılış epey kalabalıktı, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı tek tek konuşma yaptı, geceye sponsor olan Kayra lezzetli denilebilecek şarap ikramında bulundu, özellikle Fransız turistlerin ilgisi yüksekti, moda dünyasından önemli kişiler sergide boy gösterdi, şık ve zarif giyinen de vardı, çılgın ve spor giyinen de ve İstanbul Modern Müzesinin bahçesinde İstanbul’un modern yüzü tekrardan ortaya çıktı.

Kıyafetlerin, spot ışıklarının altındaki cansız mankenlerin üstünde sergilenmesi bana hep ilginç gelmiştir. Sanki kıyafetlerin olması gerektiği yer ya vitrin ya da defiledir. Çünkü kıyafete bir anlam ya da felsefe yüklemek bence zordur. Ama bu, Dice Kayek ve Hüseyin Çağlayan için geçerli olmuyor.






"Bence Vogue" reklamından sonra Hüseyin Çağlayan’ın bir felsefi yanı olduğunu hepimiz anlamıştık. Kimi bunu “Bence Bok” şeklinde yorumladı, kimi “vay be Vogue neymiş, moda neymiş, neler oluyor?!?” şeklinde. Sergilenen kıyafetler de güzeldi, kıyafetlerle yapılan felsefe de. Benim en çok beğendiğim, sergi bitiminde, duvara yansıtılan Hüseyin Çağlayan defilesi oldu. Bazı ziyaretçiler defileyi biraz izleyip gitti, asıl önemli olan defilenin sonu olduğu için, size tavsiyem sonuna kadar izlemeniz.




Dice Kayek / Lale
"Kimse bilemez aşkı İstanbul'un çiçekleri kadar. Ta ezelden beri sevgi ve hasret hikayelerimizin sessiz tanıklarıdır onlar. Kutlamaların, muhabbetlerin, sevinç ve dostlukların hayat boyu yoldaşlarıdır. Tüm çiçekler arasında biz İstanbulluların en çok sevdiği laledir zannımca ve laleler, onlar da bu şehri sever."


.